Mutlu olmak için nasıl bir hayatınız olsun isterdiniz?

Düzenli, sakin, güvenli ya da hızlı, tempolu, durmadan size adrenalin salgılatan?

Aslında hayatlarımızı tarif etmek için kullandığımız “düzenli, sakin, sıkıcı, güzel, heyecanlı, tempolu, renkli, vs.” gibi sıfatlar tamamen bizim algımızla ve hissettiklerimizle, yaşamımızla kurduğumuz bağla ilgili.

Fotoğrafçı olan ve işi gereği çok iyi şartlarda dünyayı gezen bir arkadaşım (ahhh ah, covid’ten önce ve covid’ten sonraki hayatlarımız), büyük bir umursamazlıkla gittiği kentleri artık hatırlamadığını söylemişti. “Dünya güzel bir yer işte,”, demişti, “Gittiğin her yerde güzellik görüyorsun, yani güzellik o kadar da abartılacak bir şey değil, her şehirde illa ki bir güzellik var çünkü”. Artık gittiği kentte, çekimler bittikten sonra, kenti gezmek yerine odasına gidip televizyon seyretmeyi tercih ediyormuş. Demişti ki arkadaşım “Dünyanın her yerinde reklam tarzları, markalar aynı, bu tekdüzelik bana iyi geliyor, kendimi evde hissediyorum”.

Duyduklarım karşısında o kadar şaşırmıştım ki, sanırım “Öyle tabii”, gibilerinden bir şeyler geveledim. Arkadaşımla aramda geçen bu konuşma, aslında benim için adeta bir “aydınlanma anı” oldu. Böyle anları sizler de yaşamışınızdır belki; çok sıradan, herkes tarafından bilinen bir bilgiyi birden içinde, taa iliklerinde hissedersin. Benim içinde işte böyle bir andı bu an:

İnsan, dışardan gıptayla bakılan her şeye alışıyor, güzelliğe, zenginliğe, refaha, iyi şartlara…
İçinde bulunduğun şartları benimsedikten sonra da ne kadar rahat, heyecanlı imrendirici bir hayatı olursa olsun, sahip olduğunu bu hayat, kişiyi mutlu etmeye yetmiyor. Neden mi? Cevabı yok basit; alışıyoruz, her şeye alışabiliyoruz.

Çünkü her şeye alışmak bizim “sistemimizin” en güçlü silahı. Bizler her şeye alışabildiğimiz için hayatta kalabiliyoruz. Adapte oluyoruz, alışıyoruz ve sonra tahmin edin ne? Sıkılıyoruz…

İçinizden belki şimdi “Ah ben de cebimden beş kuruş harcamadan dünyayı, gezsem, bir de üstüne para verseler… Ben böyle sıkılmaya razıyım”. Öyle olmuyor işte

Jim Carrey’in, tam olarak buraya uygun, güzel bir cümlesi var:
-Dilerim herkes bir gün zengin ve ünlü olur ve hayalini kurduğu her şeye kavuşur; böylece aranılan esas cevabın bu olmadığını anlar.

Sizin hayaliniz zengin ve ünlü olmak değil belki.
Bir an için gözlerinizi kapatın ve zengin ve ünlü olmak yerine kendi hayalinizi koyun.
Bir süre sonra alışır mısınız sizce hayallerinizdeki hayatı yaşamaya?

Hayattaki en temel şükür edilecek şey belki de bizim ve sevdiklerimizin sağlıklı olması ya, mesela gün için de “Ben, sevdiklerim sağlıklı”, diye geçiriyor muyuz?

Cevabımız hayırsa sağlıklı olduğumuza alışmış olduğumuz için olabilir mi?

Sağlıksız olduğumuzun işaretleri çok net; fiziksel ağrılar. Ağrılarımız sayesinde bedenimizde ters giden bir şeyler olduğunu anlayabiliyoruz.

Ağrısız bir bedeni ise fark etmiyoruz bile. Oysa ağrı gibi tatsız bir uyarıcıyı, yüksek desibelden bize yollamayan bir beden, başlı başınca şükredilmesi gereken bir duruma işaret etmez mi?

Başa dönelim: Her şeye alışıyoruz.

Alıştığımız her şey belli bir süre sonra bizim için görünmez oluyor, sıradanlaşıyor. Sahip olduklarımız sıradan hale geldikçe de daha fazlasını, daha farklısını, daha özelini ister hale geliyoruz.

Belki de burada Jim Carrey’in cümlesine geri dönmek gerekli:
– Dilerim herkes bir gün zengin ve ünlü olur ve hayalini kurduğu her şeye kavuşur; böylece aranılan esas cevabın bu olmadığını anlar.

Peki aranılan esas cevap ne?
Ne biliyor musunuz? – Hayatımıza farkındalık getirmek

Kendimizle, bedenimizle, çevremizdekilerle, sahip olduklarımızla, yani hayatımızla farkındalıkla bağ kurmak.

Hayatı, kafamızın içindeki seslerle yaşamayı bırakıp, içinden geçtiğimiz “an”ın aslında bir daha asla tekrarlanamayacak olduğunu bilerek yaşamak, her günümüze yeni bir nefes kazandıracaktır.

Yaşadığımız her an, o anı oluşturan bileşenler ne olursa olsun aslında benzersizdir.

Günümüz şöyle bir rutinle başlıyor belki; her sabah altıda kalkıp, dişlerimizi fırçalamak ve hızlıca bir kahvaltı sonrası işe gitmek. Düşünün, arka arkaya her gün güne böyle başlıyorsunuz. Böyle bir sabah rutinini sıkıcı ve depresif bulmak çok olağan. Her gün aynı evde uyanmak, her gün aynı işe gitmek, her gün aynı insanları görmek…

Peki çözüm bu rutini, bu akışı değiştirmek mi?

Size fotoğrafçı gezgin arkadaşımı, Jim Carrey’i, muhteşem, imrendirici hayatları olmasına rağmen depresyondan çıkamayan ünlüleri hatırlatmak isterim.

Farkındalığımızı yaşadığımız “an”lara getirdiğimizde aslında sinir sistemimizi uyarıyoruz.

Ezbere yaşayıp kendimizi günlük rutinlere kaptırdığımızda, duyularımızı ve sinir sistemimizi uyuşturuyoruz.

Mesela eve geldik, açız ve hızlı hızlı yemek pişiriyoruz. Farkındalığımızı yemek yaptığımız o anda tutmadığımızda, yemek pişirirken ortaya yayılan kokuyu duyu organlarımızdan mahrum bırakmış oluyoruz.

Ya da yemek pişirirken zihninizden devamlı “Bıktım yemek yapmaktan, her gün pişir, her gün ye, hayat mı bu?” dediğimizde, bizim için yaşamsal bir öneme sahip olan yemek yapma eylemi sıkıcı bir rutine dönüşmüş olacak.

Ayrıca yemek yapacak fiziksel, yemek yapmak için gerekli malzemeleri alacak maddi güce sahip olmayı da çok sıradan bir hale getirmiş olacağız. Ki bunlar aslında milyarlarca insanının sahip olamadığı eşsiz olanaklar.

Burada bazılarınıza sinir bozucu gelecek bir “Polyannacılık” oyunundan bahsetmiyoruz.

Burada tüm duyularımızı, algımızı, sinir sistemimizi, hücrelerimizi hayata açmaktan bahsediyoruz.

Yaşama kendimizi, kalpten bir farkındalıkla açmazsak, içinde bulunduğumuz yaşam koşulları ne kadar iyi olursa olsun bizim için görünmez olabilir.

Hayatıma farkındalığı nasıl katabilirim?

Hayata bakma ve hayatı deneyimleme bakışınızda değişiklik yapmaya ihtiyaç duyuyorsanız, yavaşlamayı ve dikkatinizi, ilginizi gerçekten yaptığınız eylemde tutmayı deneyebilirsiniz.

 

Okuma Önerisi: Şimdi yavaşça otomatik pilotunu devre dışı bırak ve yavaşla

 

Örneğin eve geldiniz ve çok susadınız. Mutfağa gittiniz ve su içtiniz. Susuzluğunuzu giderdiniz. Karnınız acıktı, yemek yaptınız. Dizi izlerken yemeği yediniz. Açlığınız bitti. Kanepede televizyon açıkken uyuyakaldınız. İki saat sonra uyandınız, bir uyurgezer gibi mutfağa gittiniz, kalan yemeği aceleyle, adeta uykunuzun içinde yediniz. Odanıza gittiniz. Uykunuzun kaçtı. Cep telefonunuzdan bir stand-up videosu açtınız. Ne zaman sonra uyuduğunuzu fark etmediniz.

Bu kısa sahne depresif bir filmden alıntı gibi değil mi?

Bu sahneyi canlandıracak, güzelleştirecek, cazip hale getirecek neye ihtiyaç var?

Bir eşe mi? Çocuklara mı? Çok güzel yemekler hazırlayan bir yardımcıya mı? Her gün 4 yıldızlı restoranlarda yemek yemeğe olanak sağlayan bir banka hesabına mı?

Bunlardan hangisine hayır diyebiliriz? Bir taraftan da kahramanımız gerekirse hepsine sahip olsun, tüm bu bileşenlerin içinde olduğu son derece sıkıcı bir hikaye yazabiliriz.

Peki sahneyi aşağıdaki gibi revize etsek;
Evinizden içeri girdiniz, çok susadınız, ağzınızın içi kupkuru. Boğazın susuzluktan adeta gıdıklanıyor. Çantanızı askıya astınız. Susuzluğunuz şiddeti biraz daha arttı. Ellerinizi yıkamanız gerekli. İçinizden ellerimi yıkamadan su içsem diye düşünüyorsunuz. Ama bu düşünce sizi durdurmuyor. Musluğu açıyorsunuz, suyu ve sabunu ellerinizde hissediyorsunuz. Suyun ellerinizle olan teması tüm bedeninizi birazcık da olsa serinletti. Bu hoşunuza gidiyor.
Tuvaletten çıkıp mutfağa doğru ilerliyorsunuz. Suya kavuşmaya yönelik sabırsızlığınızı fark ediyorsunuz. Mutfağa girdiğinizde akşam üstü güneşi vurmuş her yere. Bardağınıza su koyuyorsunuz. Suyun bardağa dolma sesini duyuyorsunuz. Suyunuzu içiyorsunuz, suyun ağzınızla ilk temasını hissediyorsunuz. Suyu boğazınızdan aşağıya doğru akıyor. İlk önce suyu büyük bir ihtiyaçla içtiniz, şimdi yavaş yavaş su içmenin keyfi kendini göstermeye başlıyor. Bir bardak su daha içeceksiniz. İkinci bardak suyunuzu içerken, bardağın yarısına geldiğinizde suya doyduğunuzu fark ettiniz. Ve bardağı tezgaha koydunuz. Burada çok küçük bir ses çıktı, o sesi duydunuz. Susuzluğunuzun kalmadığını fark ettiniz.

Sanmayın ki son versiyondaki su içme deneyimi, ilk versiyondaki su içmeden çok daha uzun sürdü. İkisi de aynı sürede oldu ve bitti. Ama aralarında büyük bir fark var:
İlki sadece, bedensel bir ihtiyacı alelacele gidermek, hepsi bu. Biter bitmez başka bir iş yapmaya geçiliyor. Su içme eylemini yapan kişi burada yaptığı eylemin aktif olarak içinde değil.

Oysa ikinci yaklaşım biçimi, gün içinde defalarca yaptığımız su içme eylemini bedensel bir deneyime dönüşüyor. Burada pek çok farklı hal deneyimleniyor. Sistem önce susuyor, sabırsızlanıyor, suya hemen kavuşamıyor, su içerken de önce yoğun su içme ihtiyacını gideriyor, daha sonra da su içmenin keyfine varıyor. Kişi her hali içinde canlı bir katılımcı. Aşama aşama değişen hallerini deneyimliyor.

Tüm bu adımları teker teker fark etmek, duyu organlarımız, sinir sistemimiz için adeta bir şölen. Farkındalıkla bu kadar çok uyarıcıyı almak, tüm sistemimizi canlı tutuyor.

Gündelik hayat içinde pek çok rutinimiz var; tekrar tekrar, döne döne her gün yapıyoruz bunları.

Kokulara, renklere, bedenimizdeki hislere, duyularımıza açık olarak kaldığımızda bir rutini, bir ritüel haline getirmek mümkün.

Ritüel yapmak için özel günleri, farklı anları beklemeden, en sıradan, en günlük hale bir özenle ve farkındalıkla yaklaştığımda sıradanlık içinde renkliliği görebiliriz.

Ufak bir uygulama,

Şimdi her gün yaptığınız rutin bir işi düşünün, saç taramak, çay bardağını elinizde tutmak, çayınızdan bir yudum almak, pencereden dışarı bakmak gibi çok basit bir eylem olsun.

Sakince sadece o şeyi yapın, renklere, kokuya, ısıya dikkat edin. Beden hislerinizi fark edin. Zihninizden geçen düşünceleri fark edin.

Bir sonraki uygulamada, bir Palo Santo veya California White Sage Tütsü alın, yakmadan önce kokusunu duyumsayın. İnceleyin. Dokusu, renkleri… Elinize bir çakmak ya da kibrit alın. Yaktığınız ateşin sesi, ısısı, rengi… Ve Palo Santonuzu ya da California White Sage’inizi yaktığınızda o tutuşma anı, hafifçe sönme, ateşin içten yanışı, kor haline gelmesi, dumanın rengi, kıvrımları ve koku…

Tütsünüzü yerleştirdiğiniz abalone kabuğunun sedefli deseninin detaylarını fark edin.

Gözlerinizi kapatıp duyduğunuz kokunun aromasına yoğunlaşın. Nefesiniz doğal akışında sadece rahatça nefes alıp verin ve duyumsadığınız kokuyu yorum yapmadan izleyin. Sadece koku ve o an…

Great Loom Tütsü Ritüel Kitleri’ne buradan ulaşabilirsiniz.

 

Önerilen Filmler;

  • Bugün Aslında Dündü
  • Yeşil Papayanın Kokusu

 

Çağla Güngör

YogaBiz.Pro