Yaşamak çok güzel. Yaşamak çok zor.

Pek çok kez, bu iki cümleyi de söylemişizdir.

Hayat bazen hiç çalışmadığımız yerlerden soruyor, bazen de hiç ummadığımız zamanlarda, hiç beklemediğimiz yerlerden müthiş süprizlerle karşımıza çıkıyor.

Bazen mutluyuz, bazen mutsuz.

Bazen sevinçliyiz, bazen üzgün.

Bazen huzurluyuz, bazen huzursuz.

Duygusal hallerimizi genelde dış olaylar belirliyor. Mutluluğumuz, mutsuzluğumuz, öfkemiz, neşemiz, endişemiz, heyecanımız, canlılığımız, karamsarlığımız, iyimserliğimiz hep başımıza gelen olaylara bağlı.

“Bizim dışımızda bir dış dünya var ve elbette o dış dünyada olan bitenler bizi, ruh halimizi derinden etkiliyor, bundan doğal ne olabilir?” diye düşünebilirsiniz.

Budizm gibi Doğu öğretileri ise, dış dünyada olup bitenle başa çıkmak için başka türlü bir yaklaşım sunuyor.

Budizm bir din değil; insanlığa mutlu, huzurlu, dış çalkantılardan etkilenmeden yaşayabilmeleri için sunulan bir “var oluş” önerisi. Herhangi bir dine mensup olup, Budist felsefeden ilham alabiliriz.

Budizm göre:

Mutlu olmak için harcadığımız çaba, bizi mutsuzluğa ve acıya götürüyor. Acı çekmekten kaçtığımız sürece acı çekmek kaçınılmaz oluyor. Bu hayatta başımıza gelen her şey geçici. Mutluluğa, huzura, neşeye tutunma ve bu duyguları sonsuza kadar yaşama isteği bizi gergin, telaşlı ve endişeli yapıyor.

Budizm, duygusal hallerimizden ve dış dünyada başımıza gelenlerden bağımsız bir iç huzur oluşturabilmemiz için bir sistematik aslında. Meditasyon pratikleri bu sistematiğin merkezinde duruyor. Her gün belli bir süre yapacağımız meditasyon pratiği sayesinde dış dünyanın karmaşası ve devamlı değişen gündemi ile dengeli bir ilişki kurmayı öğreniyoruz.

Budist öğreti meditasyon pratikleri dışında felsefi öğretisi ile de sonsuz bir kaynak.

Budist öğretinin merkezinde ise “Her şeyin geçici” olduğu düşüncesi yatıyor. “Her şey geçici” düşüncesini kabul ettiğimizde başımıza gelen talihsizlikler ya da güzel olaylar karşısında kendimizi kaybetmiyoruz.

“Bağlanmamak” ise bir başka önemli kavram, “Her şey geçici” cümlesini tamamlayan bir öneri. Her şey geçici olduğu için, hiçbir şeye körü körüne bağlanmamak, onların ekseninde kendini kaybetmemek, mutlu bir varoluşu “sahip oldukları” ile tanımlamamak demek.

“Mutlu, huzurlu, sağlıklı olmak için nasıl yaşamalı?” sorusu insanlık tarihi boyunca her kültürde sorulmuş ve cevapları araştırılmış bir soru. Budizm ise mutlu bir yaşam için “Sekiz Dünyevi Kaygıyı” omuzlarımızda taşımamamızı öneriyor.

İnceleme Önerisi: Meditasyon pratikleriniz için

Bahsedilen her bir kaygıyı aslında yakinen tanıyoruz, bazılarını her gün hissediyoruz ama bir de onlara Budist perspektif ile bakalım.

Sekiz Dünyevi Kaygı (Eight Worldly Concers), dört başlık altında inceleniyor.

  1. Mutlu Olma İsteği – Acı Çekme Korkusu (Happiness and Suffering)

Hayatı adeta mutlu olmak için yaptıklarımız olarak görebiliriz. Mutlu olmak için iyi okulları kazanmaya, bir işe sahip olmaya, güzel bir evde yaşamaya, iyi bir aile kurmaya çalışırız. Pek çok insan mutlu bir hayat sürebilmek için canla başla çalışıyor.

Aynı şekilde acı çekmekten de durmadan kaçınmaya çalışırız. Acı çekeceğimizi düşündüğümüz için kaybetmek istemeyiz, çocuğumuz acı çekmesin diye onun adına her şeyi halletmek isteriz. İşten kovulmak, başarısız olmak, zaman zaman sağlık problemleri yaşamak gibi durumların hepsi hepimizin başına kolaylıkla gelecek şeyler.

Mutluluğun ve acı çekmenin geçici olduğunu kalben kabul ettiğimizde bu iki duruma da tutunmadan onları deneyimleme şansına sahip olabiliriz. Hepimiz mutluyken mutluluğu kaybetmenin ne denli büyük bir korku olduğunu deneyimlemişizdir. Ya da olumsuz duygular içindeyken sanki hiç geçmeyecekmiş gibi kendimizi dipte hissetmenin ne demek olduğunu sanırım hepimiz biliyoruz.

Mutluluğun sonsuza kadar sürmesini istemeden, yaşadığımız anın keyfini çıkarmak, acı verici bir süreçten geçerken, bu durumun geçici olduğu bilmek kişiyi oldukça olgunlaştırıcı bir deneyim.

Hayatta kaybetmekten korktuğumuz sevdiklerimiz, değer verdiğimiz ideallerimiz var. Bu bağlarımızdan kopmak bize acı verebilir ya da bu bağlarımız, mutlu olmamız için birer gereksinim olabilir.  “Her şey geçici” dediğimiz zaman ise, kendimizi mutlu olma telaşı ve acı çekme korkusu ötesine taşıyabiliyoruz.

  1. Şöhretli Olma İsteği– Önemsiz Olma Korkusu (Fame and Insignificance)

Ünlü olma, tanınma isteği insanı çok yıpratabilir. Yaptığı her şeyin değerini kavuştuğu ün ve elde ettiği başarı ile ölçmek, başkaları tarafından tanınmadığı, bilinmediği sürece kendini değersiz ve önemsiz hissetmek çok yıpratıcı bir duygudur.

Kişinin kendi değerini mesleki unvanlar, elde ettiği başarılar çerçevesinde belirlemesi, kişisi sonu gelmeyecek bir yarışın içine sokacaktır.

Önemsiz olma korkumuzdan dolayı devamlı çalışmak, mücadele içinde olmak, bu hayatta değer görebilmek için apoletlere, ünvanlara ihtiyacımız olduğu yanılsaması içinde yaşamak kendini yavaş yavaş tüketmektir.

Yaratmak, çalışmak, bir konuya emek vermek, keşif yapmak bizlerin doğasında olan nitelikler.

Tüm bunları sadece alkış almak, beğenilmek için yaptığımızda gerçek değerlerini göremiyoruz.

İnsan olduğumuz için için hepimiz değerli, önemli, sevgi ve saygıya değeriz.

  1. Övülme İsteği- Suçlanma Korkusu (Praise and Blame)

İnsanlık, tarih boyunca hayata iz bırakmak istemiştir. Bu arzu sayesinde aslında sanat eserleri, bilimsel buluşlar, toplumsal hareketler ortaya çıkmıştır.

“Bütünün hayrına” insanlık için herhangi bir konuda bir iyilik oluşturma, hayata katkı sağlama ötesinde, kişinin devamlı övülme, takdir edilme, haset edilme isteği aslında derinlere bir psikolojik soruna işaret edebilir.

Özel olma istediği ile çevresinden devamlı alkış beklemek, kişinin kendiyle bağ kurmasının önünde engel olabilir. Kendini mutlu ve iyi hissedebilmek için devamlı dışarıdan gelecek olan alkışlara muhtaç olmak, bizim adeta kendimize yarattığımız bir hapishane gibidir… Böyle bir durumda kişi alkışlandıkça ve başarılı oldukça asla tatmin olmaz ve hep daha fazlasını ister.

Suçlanma korkusunda ise kişi kendini hep değersiz olarak görür. Bu dünyadaki kötü giden her şey ondan kaynaklanmıştır adeta. Suçlanmamak, itibarını kaybetmemek için devamlı başkalarını mutlu etmeye çalışır. İyi bir çalışan, örnek bir ebeveyn, sevgi dolu bir evlat, her istendiğinde ulaşılan bir dost olma çabası bizi kendi ihtiyaçlarımızdan uzaklaştırabilir.

Övülme ihtiyacı olmadan, suçluluk hissi yaşamadan bir hayat elbette mümkün.

  1. Kazanma İsteği– Kaybetme Korkusu (Gain and Loss)

Bitmeyen bir kazanma istediği ve kaybetme korkusu bizi hayatın gerçek potansiyellerini yaşamaktan alıkoyar. Hayatımızı kazanmak ve kaybetmek üstüne kurduğumuzda elimize geçen kazandığımızda mutlu olmak, kaybettiğimizde ise üzülmektir.

Oysa doğanın kazanma ve kaybetme gibi bir derdi yoktur.

Doğada sadece bir döngü vardır.

Ağaçlar bazen meyve verir, bazen de ağaçların dalları kurur.

Dalları kuruduğunda bu ağaçların başarısız olduğu anlamına gelmez: sadece bahardan önce aldığı bir haldir ağacın dallarının kuruması.

Doğa nasıl devamlı değişiyorsa, biz de bazen meyve veririz, bazen de vermeyiz. Bazen coşarız, bazen dinlenmeye ihtiyaç duyarız. Kazanma isteği, kaybetme korkusu doğaya ait değildir, tamamen zihinseldir. Egonun aşırı çalışması ile ilgilidir.

İstediklerimizi elde etmek için emek harcamak, çalışmak, odaklanmak çok kıymetlidir.

Ama aynı şekilde, zaman zaman kaybedeceğini, isteklerine ulaşamayacağını bilmek de hem çok yetişkince hem de çok özgürleştirici bir tavırdır.

Hayat aslında, hayatımıza yön veren düşüncelerden, kavramlardan çok daha fazlası.

Mutlu olma istediği, acı çekme korkusu, şöhretli olma istediği, önemsiz olma korkusu, övülme isteği, suçlanma korkusu, kazanma istediği, kaybetme korkusu yerine…

…kendimizle bağ kursak, kendimizi güvende, huzurlu hissettiğimiz sosyal ilişkiler içinde olsak, itibarlı, başarılı, alkışlanan, gıpta edilen bir insan olma hayali yerine “gerçek” olmayı hedeflesek daha güzel değil mi?

Öyle sanki…

İnceleme Önerisi: Ağacın en doğal kokusunu evinize getirin.

 

Çağla Güngör

Yogabiz.pro

Yin yoga ve meditasyon öğretmeni.